Güzel defterim;
Her kadın biraz kendi ülkesine benzer; kendi ülkesinde yetiştiği toprağına... Ben de galiba en çok Efrîn toprağına benziyorum.
Renkli, herkesi kucaklayan, tarihi en derininde barındıran ve bunun gibi birçok özellik... Arkadaşlar her defasında beni Kuzeyli yoldaşlara benzetseler de Efrînliyim ama Halep’te doğdum ben. Aslında sürekli Botan’a gitme isteğimden söz ettiğimden olsa gerek bu benzetmeleri. Ama zaten PKK içerisinde nereli olduğunun bir anlamı kalmıyor. Sen kendin oluyorsun, başkası oluyorsun; herkes olup evrenselleşiyorsun. Bu da bizim değil, PKK’nin bir özelliğidir.
Bir şarkı dinledim, şarkının adı Hebhınarka min’di; yani ‘nar tanem’. O şarkı nenemi hatırlatıyor bana. Canım nenem... Ben ona Destina derdim. Destina, "en güzel kadın" anlamındadır. Destina’nın —sanırım en sevdiği torunu bendim— bana hep "nar tanem" derdi. Sonra narın hikayesini anlattı bana. Bizim köyde bir nar ağacı varmış, ama sadece bir tane... O nar ağacının denetimi de tabii ki köyün en eli sopalı, en otoriter kadını Destina’daydı. Kimsenin o ağacın yanına yaklaşmasına, narlara dokunmasına izin vermezmiş. Evet, o ağacın altında bir hikaye yattığını söylerdi hep. Ben hikayenin sonunu hep çok merak ettim ama o hiçbir zaman anlatmadı. Babam da o nar ağacının altında bir hikaye olduğunu söylerdi. Destina hiç anlatmadı, o zamanki vurdumduymazlığım ile de çok peşine düşmedim. Küçüktüm, sormadım; belki de bana dair bir şeylerin orada gizli olduğunu hiç anlamadım. Ama şimdi nasıl merak ediyorum bir bilsen... Belki de tüm geçmişimiz o nar ağacının altında yaşananlardaydı. Vey vey Hebhınarke… “Teşiya bê, destara berfe, berîvana baranê…”
Kim bilir? Velhasıl-ı kelam, bu şarkı şimdi Şengal’i anlatıyordu. Ülkemin yarasını, hep kanayan yarasını... Örüklerin kesildiği, kadınların örüklerini keserek acılarıyla yüzleştiği; bu adaletsiz çağa ve zamana, kadınların örüklerini keserek sınandıkları için lanetler okudukları, çocukların öldürüldüğü, kadınların kaçırıldığı o fermanı... İnsanlığın utancını; Şengal’i... O şarkıyı her dinlediğimde bunlar gelir aklıma.
Şimdi dağların uçsuz bucaksız bir tepesinde, bu ayaz gecede Efrîn’i Şengal ile buluşturmam tesadüf değildi. PKK’nin mucizesiydi. Onun bizi biz yapan tılsımıydı. Önder Apo’nun bizlere verdiği emekti, döktüğü terdi. O bizi yarattı, var kıldı, oluşturdu. Sabırla, terle, emekle, sözle ve pratikle; her şeyiyle kendini bizim için, halkı için ortaya koydu. Kendimiz olmamızı, kendimize güvenmemizi, kendi rengimizle savaşmamız gerektiğini ve kazanacağımızı söylemişti tüm savunmalarında. Önder Apo, bizim için yaşamın ve savaşın en büyük ışığı, aydınlatıcı gücü olmuştu. Bize Şengal’i kazandıran da işte bu özgüvendi. O yüzden güzel defterim, Önder Apo’nun sözleriyle yazıma son vermek en büyük anlamı ifade eder:
“Tarihimizin aydınlık sayfalarını aralamış bulunuyoruz. Öyleyse kusurlarımızdan, hatalarımızdan asla korkmayalım. Biz ki yeri göğü fethetmek isteyen bir hareketiz. Vazgeçemeyeceğimiz hangi zayıflığımız olabilir? Bu kadar fedakârlığın, cesaretin öncülüğünü yapanlar hangi zayıflığın, yanlışlığın üstesinden gelemezler? Tarihin intikamını bu kadar güçlü bir biçimde almak isteyenler, nasıl en yaman ve yenilmez bir savaşçılığı sonuna kadar geliştirme ustalığını göstermezler? Evet, üstlendiğimiz soylu ve tarihsel bir görevimiz ve dayanacağımız çok soylu değerlerimiz var. Öyleyse hiçbir güç, bizi zayıflıklarımızı sırtımızda bir kambur gibi taşımaya zorlayamaz. Öyleyse hiçbir zorluk, gerilik bizi gerekli ustalık ve güce ulaşmaktan alıkoyamaz.”
Rêber APO
O yüzden her kadın biraz kendi ülkesine benzedi; biz de dağlarımıza benzedik.
Kendini Korumak Ruhunu Korumaktır
Güzel defterim; elimde olmadan ayaklarımın beni götürdüğü bir yer Botan... Neden bilmiyorum ama gitmeyi çok istiyorum. Elinizde olmadan ayaklarınızın sizi götürdüğü kaç yer var ki hayatınızda? Ayaklarıma "hayır" demek istemiyorum. Yola koyuldum; yolumuz o kadar uzun ve zordu ki ama ben o zorlanmadan hoşnuttum. Yürüdüğüm, gördüğüm her taşa, ağaca, kayalığa dokundum. Onlara sorular sordum; geçmişi, geleceği, acıyı ve mutluluğu... Sonra yıldızları seyrettim, ay ışığında yürüdüm; yıldızlarla da konuştum. Alnımdan düşen teri, yürüdüğüm patikaya emanet ettim; arkamızdan gelecek olan yarınların izini bıraksın diye...
Sonra geçtiğimiz her sudan bir avuç içtim. Baharın yaşam kokan, heyecan veren rüzgarını hissettim; ciğerlerimin gücü yettiğince içime çektim. Yemyeşil otların, rengarenk çiçeklerin, catırın, pungun ve isimlerini bilmediğim birçok kokunun birleşiminden oluşan o mucizevi kokuyu hiç unutmayacağım. Ama o sırada karşı tarafa ulaşmak için koşuyorduk; yol arkadaşım elimden tutmuş "koş" diyordu. O an yüzüme vuran rüzgârın esintisini, muhteşemliğini hissederken; kuryemiz bizi karşıya geçirmenin telaşındaydı. Sonra su kenarınca yürüdük. Kuryemiz hiç konuşmayan bir arkadaştı. Gerçi zaten kuryeler çok konuşmazdı ama her zaman bu örgütte en fedakâr, en emekçi yoldaşlar kuryelerdi. Adeta kendi canımızı onların avuçlarına bırakacak kadar güven ve inanç doluyduk onlara karşı. Dağ keçilerinin bile geçemediği yerlerden geçtik. Neredeyse bazı yerlerde el eleydik; valla düşmemek için ayaklarım isyan ediyordu artık ama gönlüm onu dinlemiyordu, mest olmuştu.
Baharın güzelliklerinde yol boyunca bir taraf; yalancı ışıklarla, zindan parmaklıkları gibi çevrelenmiş şehir... Diğer tarafımda ise hakikatin şarkılarıyla süslenmiş dağlar... Bir taraf alçaklık, bir taraf yücelik; bir taraf insanlık dışı, bir taraf insan özü... Dağlar, güzel dağlarımız... Bu manzara bana tekrar ak ve karanın savaşını hatırlattı; bir de Ahura Mazda’daki gerçekliği: Biri aydınlık, diğeri karanlıktı. Haykırdım yıldızların altında şehre doğru bakarak: “Ey şehir, ey yalancı ışıklar! Ne yaparsanız yapın bizi kandıramayacaksınız ne kadar engel oluşturursanız oluşturun bir grup gerilla senin ruhun bile duymadan seni geçiyor, yarınlara doğru yürüyor ve senin ruhun bile duymuyor!” dedim. Tabii içimden bağırdım; öyle akşam akşam bağırsam kesin beni gruptan çıkartırlar ki zaten gerillacılığa da aykırıdır.
Yürüdükçe yapacaklarımın planlamasını düşünüyordum, bu bana daha çok heyecan veriyordu. Yol boyunca içimde kalan tek şey fotoğraf çekememek oldu; kederleniyorum bu duruma. Farklı bir heyecanla gecenin karanlığında bir grup gerilla yürüyorduk. Sonra karşımıza upuzun, yemyeşil bir vadi çıktı. Yolda ha bire sarsılıyorum, sarsıla sarsıla yürüdüm ve birden karşımda bir kadın arkadaş... E, bu Ronahi hevaldir; o da bizimle aynı grupta. Bana sarılıyor ve kulağıma fısıldıyor: “Uyan, uyan heval, sen rüyadasın!” deyince uyanmakla kafamı yaslandığım ağaca vurmak bir oldu. Ne yani, şimdi ben Botan’a gitmiyor muyum? Ama yolu geçtik, kurye vardı ve bunun gibi birçok şeyi sıralıyorum. “Rüyaydı rüya heval Viyan,” diyor Ronahi heval ve durmadan gülüyor. “Demek ki yakın zamanda Botan’a gidişimiz gerçekleşecek Ronahi heval,” diyorum ona. Yine gülüyor. E, zaten bekliyoruz ya, arkadaşlar bizi haberdar ederler.
Şu an öğle vakti; ben çınar ağaçlarının cennet görüntüsünde ve akan bir suyun yanındayım. Hava sıcak ama burası biraz serin. Doğa kendi ahenginde ışıldamaya devam ediyor. Günler artık beşe doğru aydınlanıyor, gündüzler kısalmış; akşam altı buçuktan sonra hava kararıyor. Bu öğlen heval Ronahi ile tartıştıktan sonra kitap okudum, sonra uykuya dalmışım; ne de güzel bir rüyaydı. Hala mutluluktan inanmıyorum Botan’a gideceğime; belki de o yüzden rüyalarımda bile beni ikna ediyor evren. Ronahi hevalin gülüşüyle ben de gülmeye başlıyorum. Daha Botan’a gitmeden, Botan’la doldu yüreğim. E, boşuna değil yüreğim ve ayaklarımın beni sürekli sürüklemesi... Sahi; elinizde olmadan ayaklarınızın sizi götürdüğü kaç yer var ki hayatınızda?
ŞİİR
Toprağın yüreğine dayadım kulağımı,
Yağmura sevgisini anlatıyordu.
Suyun sesine dayadım kulağımı,
Kaynaklara sevgisini anlatıyordu.
Ağacın yüreğine dayadım kulağımı,
Yaprağa sevgisini anlatıyordu.
Sonra sevginin yüreğine dayadım kulağımı,
Bana özgürlüğü anlattı…
Şêrko Bêkes
Şimdi Botan’a geçeceğim. Her gerilla gibi ben de yıllardır hayalini kuruyorum. Kendi önerimle geçeceğim. Heyecanını tanımlayamıyorum, bu heyecan çok farklı. İsteği, amacı, hedefi daha büyük. Bir adım daha Önderliğe yakın oluyorsun, hem fiziki olarak hem diğer türlü. Bakur halkıyla, Botan halkıyla birlikte mücadele etmek daha büyük, farklı bir umut. Ben de diğer arkadaşlar gibi büyük bir heyecanla Botan’a geçeceğim.


